Nefes Kesen Bir Film: Nefes

Birçok bakımdan oluşturulan önyargılarla gittim filmi seyretmeye. Bundan dolayı, film başlarken tedirginlik duydum. Beğenirsem hangi tarafta, beğenmezsem hangi tarafta görülecektim acaba?
Nefes, Güneydoğu’daki savaşın, daha çok asker cephesini irdeleyen bir filmdi. Bir savaş karşıtı olarak bir savaş filmini beğenmek, abesle iştigal etmek olabilirdi benim açımdan. Çünkü çok eski bir öğrencimin bir uyarısı olmuştu, “Haklı savaş yoktur.” diye. Doğruydu.
Neredeyse filmin ilk yarısını çok ikircikli bir bakış açısıyla izledim.
Ara verildiğinde, filmi birlikte izlemeye gittiğimiz arkadaşıma, duyduğum, okuduğum yargılara bağlı olarak, siyasi yanıyla ilgili laf etmeye çalıştım. Azarlar gibi baktı bana. Kulaklarıma kadar kızardım.
Sonra bir savaşın bir cephesini konu alan bir filmi izler gibi değil de insanı irdeleyen, savaşın ön saflarındaki sıradan insanların ruh hallerini didikleyen bir sanat yapıtını izler gibi izlemeye başladım.
Çünkü aslında film, haklı savaş olmadığını anlatıyordu.
Bu karara vardıktan sonra filmi, film olarak izlemeye başladım.
Nasıl bir senaryo, nasıl bir çekim, nasıl bir müzik, nasıl bir görüntü dehası, nasıl oyunculuktu bu böyle?
Oyuncuların tümü, sıradan insanın içinde kıvrandığı bunalımlı halleri, sıradan insanın korkularını, özlemlerini, aşklarını, reddedilmişiğin ezikliğiyle biçimlenen hastalıklı ya da kabullenen veya başkaldıran hallerini, nasıl bu kadar inandırıcı sergileyebiliyordu? Nasıl oluyor da bir oyuncu gibi kullanılıyordu bulutlar?
Sonra o yerli yerine oturmuş ses efektlerine de demeli?
Hadi diyelim ki bütün bunlar olabilecek şeyler. Birçok filmde rastlanılabilecek özelikler.
Peki o bir görev gereği orada olmak zorunda olan insanların, savaşmayı bir görev ve vatanseverlik olarak algılatılan insanların ne için savaştıkları konusunda hiçbir fikri olmadığı halde ölüme göğüs germelerine ne demeli? Peki silahların patlamaya başladığı bölümde, farklı kökenden, yerden, kültürden gelen bu insanların farklı tepkileri, müthiş bir doğallıkla ortaya koymalarına?...
Ve yeri geldiğinde, ölümün, korkulası bir durum olduğu gibi, özlenebileceğini de, aynı karede verebilmelerine?... Sonra o, ölümünden hemen önce şiir söyleyen Denizli şiveli ince ruhlu askeri oynamayı üstlenmiş oyuncunun ustalığına?...
O İstanbullu’ya...
O Diyarbakırlı’ya...
O tıbbiyeliye...
Ve elbette... mesleği savaşmak olan ve yaşamaktan bıkmış olan o kısır yüzbaşıya...
Ve bütün bu farklılıkları bir filmde, büyük bir ustalıkla toparlayan, izleyicilerdeki önyargıların tümünü yıkıp dağıtan senarist takımında da yer alan o usta yönetmene, hayranlık bildiren sözlerden başka bir şey denilebilir mi?
Selah
20:26
30 10 2009

Bookmark and Share
mevsimsiz
(c)selah özakın 2009 Tüm hakları gizlidir.
benceajans