Yalnızlık Kokusu
Dış kapıya anahtarı soktu. Üç kez çevirdi. Kapının arkasında bir sürü fatura zarfı birikmişti. Dökülmüş yaprakların arasından çabucak toparladı, aldı. İç kapıya vardı. Yine anahtarı üç kez çevirip açtı kapıyı. Giderken, sıkı sıkı örttüğü perdelerin arasından sızan ışıkta, sırtındaki çantasını sandalyenin üstüne bıraktı. Odada ağır bir koku, yalnızlık kokusu vardı. Gürültülü bir biçimde perdeleri açtı. Sonra da pencereleri… Gerçi eve gelmiş olması dağıtmayacaktı kokuyu. Beraberinde taşıyordu çünkü. Etle kemik olmuştu yalnızlıkla. Kalabalıkların içinde bile duyuyordu kokusunu. Kimseye anlatamayacağı bir duyguydu bu.
Düşünsenize! “Siz de duyuyor musunuz benim duyduğum kokuyu?” sorusunu yönelteceği herkes, deli gözüyle bakacaktı ona.
Zaten bir akşam, bu kokudan kurtulmak için terk etmişti evi. Son vapura ucu ucuna yetişmiş, daha havaların ısınmamış olmasına rağmen, güneye inmeye karar vermişti.
“Güneye inmek, kuzeye çıkmak” kendine has deyişlerdi. Başka bir sürü ona has deyişler vardı.
Güneş tepe noktasına varmıştı. Herkes kıyıda olduğundan sokak boştu. Pencereden içeriye dolan sıcak havadan rahatsız oldu. Odadaki ağır kokuya rağmen kapadı pencereleri. Ayakkabılarını çıkarmadan kanepeye uzandı. Gözleri kapanıyordu. Yolculuktan değil ama yalnızlıktan yorulmuştu. Uyuyakaldı.
Uyandığında hava çoktan kararmıştı. Uykusunu alarak değil de sokakta oynayan çocukların şen seslerine uyanmıştı zaten.
Çocukken, ne çok severdi yaz gecelerinde oynamayı. Gecenin gizemi içine çekerdi insanı.
Kalktı. Ayakkabılarını, çoraplarını çıkardı. Çok acıkmıştı ama önce kahve içmeye karar verdi. Yalınayak gitti mutfağa. Işığı açtı. Su ısıtıcısına su koyup bastı düğmesine. Su ısınırken dolabı açtı. Her şey bozulmuştu. Dolabı temizlemek gelmedi içinden. Açlığını bastıracak bir şeyler aradı. Sonunda, tamamı çürümemiş bir elma buldu. Bir de yumurta. Onca zaman sonra bozulmadıysa, kaynatıp yemeyi denemeliydi. Su kaynamıştı bu arada. Rafta duran fincanın tozlu olmasına aldırmaksızın aldı, bir kaşık kahve ve iki şekeri attı içine. Suyu döktüğünde fincanın tozları suyun yüzeyine yükseldi. Kaşıkla almaya çalıştı suyun üzerindeki tabakayı. İlk yudumda, kalan tozları da içiverdi. Mutfağa göz gezdirdi. Sanki hiçbir şey kendi mutfağının eşyası değildi. Çok gürültülü çalışıyordu buzdolabı. Her çalışmaya başladığında, yerinden hoplayıverirdi. Yalnızlığına mekanik bir saldırıydı sanki bu ani ses. Belki de bu sesten kaçmak için terk etmişti evi baharın ilk günlerinde. Kahveyi içmeyi unutmuştu. Fincanı avcuyla kavradı. Ilıklıktan soğuğa dönmüştü kahve. Koca bir yudum aldı. Kalktı. Cezveye su koyup yumurtayı içine bıraktı. Bayat olduğu, yarı yarıya suyun üstünde durmasından belliydi. “Neyse… belki daha bozulmamıştır.” dedi yüksek sesle. Yalnızlığı krize dönmeye başladığında yapardı bunu hep. Yüksek sesle konuşurdu kendi kendine. Hatta aynanın karşısına geçip konuştuğu da olurdu. Konuşurken iki, bazen üç ayrı mimik yerleşirdi yüzüne. İç tartışmasını yüksek sesle yaparken her duruma uygun bir hal alırdı yüzü. Kendini aşağıladığı zaman, yukarıdan bakardı aynadaki yüzüne. Savunma durumunda, haklılığına inandırmaya çalışan bakışları takınırdı. En sevdiği hali, saldırı durumunda oluşuydu. Bu durumundayken korkardı kendinden. Yani aynadaki kendinden…
Elmanın çürümüş tarafını bıçakla oyup çıkardı. Geriye pek bir şey kalmamıştı. Kalansa pörsümüş, buruşmuştu. Olsundu. Yumurtayı çıkardı cezveden. Rafadan severdi. Havanın biriktiği tarafını kırdı. Yarıya inmişti kalanı. Kokladı. Kötü kokmuyordu. Sevindi. Yüzüne bir gülümseme yayıldı. Çekmeceden bir çay kaşığı çıkardı. Ucuyla bastırdı yumurtayı. Patlattı. Bir kez daha kokladı. Kesinlikle bozulmamıştı. Kırmızıbiber paketini aldı raftan. Kaşığın ucuyla aldığını yumurtanın patlamış yerinden içine bıraktı. Karıştırdı. Biberin rengiyle daha tazeymiş gibi görünüyordu yumurta şimdi. İlk kaşığı çekinerek aldı. Ağzında gezdirdi. Yok! Bozulmamıştı. İyice sevindi. Hemen aynanın karşısına geçti. Gülümseyen yüzüne baktı. Utandı. Yumurtayı bitirdikten sonra elmayı attı ağzına. Saman gibiydi. Oyduğu çürük kısmın üstüne tükürdü. Tadı felaketti. Buruk yüzüne baktı aynada.
Her şeyi olduğu gibi bırakıp odaya geçti. Çantasını açtı. Kirlilerinin ekşi kokusu odaya yayıldı. Hiç temiz çamaşırı kalmamıştı. Belki de bu nedenle dönmüştü eve. Banyoya götürüp bıraktı çantayı. Aslında üstündekiler de çok kirliydi. Aklına hınzıra bir şey geldi. Kendisi de yüzüne yerleşen ifadeden anladı hınzırca olduğunu. Duşu açtı. Gaz kesikti. Soğuk suyun altına girdi giysileriyle. Bütün giysileri ıslanana kadar kımıldamadan durdu duşun altında. Yüzünü de arınmak ister gibi suya tuttu. Sahiden arınıyormuş gibi hissetti. Suyun soğuk olması da diriltti onu.
Sabunu aldı ve erişebildiği her yerine sürdü. Kirden olsa gerek, hiç köpürmedi. Tekrar hareketsiz durdu suyun altında. Bütün sabunun akmış olduğuna karar verdi. Bir kez daha sürdü sabunu. Bu sefer, az da olsa köpürdü. Elleriyle ovaladı iyice. Gömleğini çıkardı önce. Yere serdi. Ayaklarıyla çiğnedi bir süre. Sonra duruladı gömleği. Duşun üst kısmına astı. Sonra pantolonunu, atletini… en sonunda donuna da aynı işlemi uyguladı. Şimdi duşun altında çıplak duruyordu. Saçlarından başlayarak her yanını sabunladı. Sabunlu eli kasıklarına gittiğinde uyarılıverdi birden. Hiç sevmediği bir şey yaptı. Eliyle boşalttı kendini. Çocukluktan kalan öğretilmişlikten, utanırdı her defasında. Bir kez daha sabunlanıp çıktı duştan. Havluya sarınıp odaya geçti. İyi gelmişti duş almak ona. Boşalmış olmanın verdiği rehavetle, uzandığı divanda uyuyakaldı.
Nedenini bilmediği bir biçimde uyandı bir süre sonra. El ayak çoktan çekilmişti. Sessizlik egemendi geceye. Hava serinlemiş olduğundan müthiş üşüyordu. Kalktı ve banyodaki çamaşırlarına bakmaya gitti. Kurumamışlardı daha. Bir çarşaf çıkarıp sarındı. Biraz geçti üşümesi. Birden, buzdolabında görmüş olduğu rakı şişesi geldi aklına. Şişede yarıdan az rakı kalmıştı. Bardağa koymaya üşendi. Şişenin kalan kısmını suyla doldurdu. Seviyordu rakının beyaza dönüşünü seyretmeyi. Tekillikten çoğulluğa geçişi simgeliyordu onun için bu renklenme. Yalnızlıktan çıkış gibi…
Hazırladığı karışımı şişeden içmeye başladı. Böylece bardak da kirletmemiş oluyordu. Kurnazca gülümsedi yine. Yıkanırken çamaşırları da yıkamıştı. Şimdi de bardak kirletmenden rakı içiyordu.
Şişeyi yarılamıştı ki yolda yürüyen birinin nefes sesini duydu. Yok yok! Hıçkırıyordu herkimse! Pencereyi açtı. Gövdesini perdenin arkasına gizleyerek kafasını uzattı usulca. Tam da önünden geçiyordu kadın. Gürültü çıkarmış olmalı ki dönüp baktı. Hızla geri çekildi önce. Bir süre bekledi. İyice uzaklaşmış olmalı ki çıt çıkmıyordu dışarıda. Korka korka araladı perdeyi. Pencerenin önünde durmuştu. Ve sanki yeniden dışarı bakacağını biliyormuş gibi pencereye dikmişti ağlamaktan şişmiş gözlerini. Karanlıkta bir başka ışımaktaydı gözleri. Tam perdeyi kapayacaktı ki seslendi kadın:
“Siz de duyuyor musunuz benim duyduğum kokuyu?”





