Acı

Yüreğinizdeki acı... elinizi uzattığınızda dokunacakmışsınız gibi geldi mi size hiç? Mutlaka bana olan size de olmuştur.

Sokaklarda gezdim. Saatlerce ve kilometrelerce yürüdüm. Hemen peşimdeydi. Gölgem gibi...

Günün Pazar olmasından yararlanan yoksullar, çimenlerin üzerine, yoksulluğun vergi iadesini toplar gibi yayılmışlar. Bir yanda hızla akan otoyol trafiği, öte yanda denizden kazanılmış sahil dolgusuna akan lağımdan vuran buram buram koku... deniz... Belediyenin ektiği çimenlerin üzerine; yaşadıkları yerlerden mutlaka çok çok iyi saydıkları bu sahil şeridine, birkaç saatliğine de olsa sahipmiş gibi davranan isyancı ruhların ilginç sevdaları... acıları... oradaydı hep.

Aslında onlar... çimenlerin üzerine uzanmışlar... acılarını geldikleri sefalete kilitlemişlerdi sanki. Sanki onlar değildi yokluk ve yoksulluktan, otobüsteki yer kavgasında cinayet işleyenler! Onlar sanki yaşamlarının esas boyutunda kanlı bıçaklı oldukları kapı komşularını bir günlüğüne de olsa aynı mangalın ateşini paylaşmaya davet etmenin beni çıldırtan anlaşılmazlığını, doğal bir davranışla gerçekleştiriveriyorlardı.

Aralarından geçerken, hani olur a!  etle kemik olduğumuz acı, etraftaki acılardan birine bulaşır da terk eder beni diye boşuna umutlandım. O, benimdi! Bendim o!

Sanki işgale uğramış ruhumun üzerine serilmiş gibi, çimenlere serdikleri kilimlerine basmamaya özen gösterdim hep. Hiçbirinin umurunda değildi. Çünkü ezilenin ruhum olduğunun ayrımında değillerdi onlar. Bir tek ben!... acı içerisindeki ruhuma verdikleri hasarı bire bir yaşıyordum. Eminim ki bilselerdi, oynadıkları topu önüme yuvarlayıp kendilerine katılmamı sağlarlardı. Ve böylece onlara göre bayram yerindeki barışmaya, benimle ruhumu çeke çeke kucaklaştırarak acıma karşı sonsuza dek sürecek bir zafer kazanmamı sağlarlardı.

Bilmediler...

Bilemezlerdi.

Aslında kimse kimseye el uzatamazdı bu konuda. Herkes kendisi baş etmeliydi acılarıyla.

Yürüdüm.

Giderek geride kaldı yaşam savaşına mola vermişlerin mesire yeri.

Sonra kuytulara uzandım. Belki oralarda baş başa kalabilecektim acımla. Belki doğrudan bir yüzleşme ortamı yakalayacak, ya o bana ya da ben ona... son darbeyi vuracaktık.

Oralar da...sevgilinin en ücra yerlerine dokunmaya çalışan aşklara teslim olmuştu. Bakışmanın bile kan davalarına neden olduğu Orta Anadolu namusu buraların kuytularını iğfal ediyordu. Kendi kuytularıma mecbur oldum yeniden.

Durdum birden.

“Böyle olmayacak!” İrkildim kendi sesime! Etrafıma bakındım. İyi ki sesimi duyabilecek yakınlıkta kimse yoktu. Anlaşılan içimdeki kavga bilincime isyana kalkışıyordu!

Tekrar sahile; o keşmekeşi bir tür rehabilitasyon gibi yaşayanların arasına döndüm. Denizden yer çalmak için yığılmış kayaların üzeri bile doluydu.

Birden O’nu gördüm! En uçtaki kayanın üzerine, sırtı sahile; sahildeki duygusuzca uğuldayan insan kalabalığına dönük, omuzları sanki kendisini bu hengameden yalıtmaya çalışırcasına büzüşmüş... oturuyordu. Zaman zaman elinin tersi alnının  göz hizasına gelen kısmında, sanki gözlerinin yaşını silercesine gidip geliyordu. Evet! Mutlaka ağlıyordu!

Kayaların üzerinde, bir yandan düşmemeye çalışarak, bir yandan kimsenin dikkatini çekmemeye çalışarak O’na ulaşmaya çalıştım. Az sonra yanındaydım. Sanırım geldiğimi duymamıştı. Öyle ya! Böylesine, yaptığı işe kaptırmış olamazdı kendini. Öksürdüm. Sıkıntılı bir şekilde kafasını kaldırıp baktı. Evet! Ağlamıştı! Gözleri kan çanağına dönmüştü! Sonra tekrar umursamazca işine(!) döndü.

Kucağında bir tomar kağıt vardı! En üsttekini sessizce okumaya başladı. Okurken ağlıyordu. Bitirince okumasını, kağıdı sessizce suya bıraktı ve elinin tersiyle gözlerini sildi. Derin bir iç çekişten sonra yenisini okumaya başladı. Bıraktığı kağıt dalgalara uyumlu, uzaklaşırken, üzerindeki yazılar da siliniyordu!

“Neydi o denize attığın?”

“Neden attın?”

“Atarken neden ağlıyorsun?”

Daha çok soru soracaktım. Ama öyle bir baktı ki! Sanki soruların yanıtlarını biliyormuşum da! Ve sanki iş olsun diye soruyormuşum da! Ve O, bunları sorduğum için zekamdan kuşku duymuş da!... Öyle baktı bana.

“Atmak... iyi mi?”

Okumayı bitirdiğini de denize bıraktı. Yine göz yaşlarını sildi. Durdu sonra. Derin bir iç geçirdi.

“Acılarım var!” dedi!

Tüylerim diken diken oldu! Sanki ses benim sesimdi!  Elimde olmadan titremeye başladım. Hava inanılmaz sıcak olduğu halde çenelerim bir birine vurmasın diye kendimi sıkıyordum. Öylesine tuhaf olmuştum birden!

“Atmak iyi mi?”

Tekrarladım sorumu. Anlamadığını sanmıştım çünkü.

“Anılarda... Onlardan hep acılar...”

“Ama sevinçler, heyecanlar, aşklar, coşkular,... onlar da orda!”

“İşte ondan! Ağlamam ondan! Her anı, yok olup giderken acılarımla beraber diğerlerini de suya salıyor.”

Dehşete düştüm yeniden! Acılarından kurtulma pahasına, geçmişini siliyordu! Ve sesi sanki benim sesimdi!

İçimden bir ses, hemen yanı başına oturup benim de aynısını yapmaya başlamamı söylüyordu.

Suya bıraktıklarına baktım. Gerçekten üzerindekiler hafif hafif siliniyordu. Ama gerçekten bütün renkleri yok oluyordu! Renksiz bir geçmiş kalıyordu geriye!

Hayır! Anılarım, tüm acılarıma rağmen benim!

O, sanki ben yokmuşum gibi yaptığına devam ederken ben hızla uzaklaştım yanından.

Acılarımı acılarımda taşımaya karar verdim birden.  Keder ve mutsuzluk esintileri yaymaya devam ettim bir yandan. Ama öte yandan, kaçan topun peşinden seğirten çocukta çocukluğumun hesapsızlığını; arkasından koruma kollarını uzatan babada oğullarımı büyütürken, onlara verdiğim güvenden aldığım tadı; kuytularda öpüşenlerde, içim içime sığmazcasına kendimi kaptırdığım aşklarımı; çayırlara uzanan ihtiyarlardaki tembelcesine gerinmelerde, bir şeyler başarmış olmanın gururunu... bütün bunları da duyumsadığımı fark ettim.

Ve ilk kez acılarımı sevdim.

 

 Selah

Bookmark and Share
mevsimsiz
(c)selah özakın 2009 Tüm hakları gizlidir.
benceajans