Alışıyorsun

Her şeye alışıyorsun. Kırçıllı gemici kazağına alıştığın gibi yalnızlığa, sessizliğe, günde bir kere yemek yemeye, koltukta uyumaya, hep aynı müziği dinlemeye, sabahları aynı çorbacıya gitmeye, sokakların gürültüsüne, gencecik insanların hapishanelerde tecrit edilmesine, Irak’ta, günde yüz kişinin öldürülmesine, liradan altı sıfır atılmasına… alışıyorsun.

 

“Şoför bey! Biraz daha yavaş lütfen!”

 

Yanında oturan yaşlı kadın, çığlığı andıran bir sesle şoföre seslendiğinde yaşamındaki yenilgileri, yanılgıları geçirmekteydin aklından.

 

“Tamam abla!” dedi şoför ama ayağını daha bir bastı gaz pedalına. Aynadaki yansımasından, şoförün gözlerindeki öfkeyi gördün.

 

“Ah beyefendi! Nefret ediyorum dolmuşa binmekten. Arabam serviste ve Taksim’de randevum var. Çaresiz, canımızı bu trafik canavarlarına teslim ediyoruz.”

 

Dönüp baktın kadına. Önce aşırı makyajı çekti dikkatini. Yıpranmış cildindeki kırışıklıkları örtmeye çalışmıştı. Gözlerine baktın sonra. Işıl ışıldı gözleri. Bir kararlılık vardı bakışlarında. O da doğrudan bakıyordu sana. Göz gözeydiniz. Önce sen kaçırdın bakışlarını.

 

“Haklısınız hamfendi. Ama otobüsler de çok yavaş gidiyor. Sıkıntıdan patlıyor insan. Bir de kalabalık oluyor ki sormayın.”

 

Öylesine yanıt verdin kadına. Amacın, kadının seni yanlış anlamasını önlemekti. Böylece, incelemeyi sürdürebilecektin.

 

“En iyisi taksiye binmek. Ban taksiye binerken uyarıyorum şoförü. Hızlı gitmesin diye. Böylece tedirgin olmuyor insan. Ama dedim ya. Arabam var benim. Serviste. O yüzden bindim dolmuşa.”

 

Senin de araban vardı. Ama ne benzin alacak, ne de park yerine verecek paran vardı. Bunu söylemedin kadına.

 

“Geçen gün, bir yazar arkadaşı kaybettik trafik kazasında. Durakta beklerken, freni patlayan bir kamyon çarpmış oradakilere. Üç kişi ölmüş. Biri de benim arkadaşım.”

 

“Aaaa! Siz yazar mısınız?”

 

Kocaman açılmış gözlerle bakıyordu şimdi kadın sana. Yazar falan değildin. Ama kadının gözlerindeki saygı ve hayranlığı görünce, düş kırkılığına uğratmaktan çekindin kadını.

 

“Yazıyorum bir şeyler işte.”

 

“Ne güzel! Çok isterdim yazabilmeyi ben de. Hayatımı yazmak istiyorum. Çok şey yaşadım ben. Çok aşık oldum. Pek çok erkek de bana aşık oldu. Hepsi duruyor belleğimde. Her aşkımın bir şarkısı var. Sesim pek iyi değil ama, her gün söylerim hepsini. Aşklarımın resimlerini koyarım önüme her sabah. Tek tek alırım elime. Elime aldığım resimdeki aşkımı simgeleyen şarkıyı söylerim.

İlk tanıştığımız yerlerin bazıları yıkıldı. Bazıları duruyor hâlâ. Her hafta birine gidiyorum. O gün ne giydiysem onu giyiyorum. Yanıma, orada tanıştığım aşkımın resmini de alıyorum. Bir de küçük teybimi. Bütün şarkılarımın kasetlerini aldım. Koyuyorum resmi karşıma. Açıyorum teybi. Tanıştığımız güne dönüyorum o an.

Son aşkım bir ressamdı. Benim resimlerimi yapardı sürekli. Her halimin resmini yapmak isterdi.

Bir sabah uyandığımda, elinde tuvaliyle, uyurkenki halimin resmini yapmakta olduğunu gördüm. Çıplak resmimi yapmak için yalvardı bana. Kabul etmedim o zaman. Şimdi düşünüyorum da, keşke kabul etseymişim.

Şimdi onunla tanıştığımız yere gidiyorum. Üstümdeki kıyafet, o gün giydiğimdir. Bakın! Bu kaset de bizim şarkımızdı. Bu da onun resmi.”

 

Telaşla açtı çantasını. Çıkardığı kaseti ve sararmış fotoğrafı verdi sana. Önce fotoğrafa baktın. Saçı sakalı bir birine girmiş esmer biriymiş ressam sevgilisi. Demin kadının gözlerinde gördüğüne benzer pırıltı, ressamın da gözlerinde vardı. Aradan bin yıl da geçse,  fotoğraf tamamen silinse bile, o pırıltı kaybolmayacakmış duygusuna kapıldın bir an. Tam arkasını çeviriyordun ki kadın atlayıp tuttu elini.

 

“Hayır! Arkasındaki yazı özeldir! Lütfen okumayınız!”

 

Resmi kadına uzattın tekrar. Sonra kasete baktın. Münir Nurettin Selçuk’un söylediği Makber şarkısıydı kasetteki. Kaseti de verdin kadına.

 

“Evet. Gerçekten çok büyükmüş aşkınız.”

 

“Siz gençsiniz daha. Umarım benimkiler gibi aşklar yaşarsınız siz de. Ve umarım bir aşk romanı yazarsınız. Benim aşklarımı da anlatmış olursunuz böylece.”

 

Sonra ikiniz de sustunuz. İkiniz de daldınız. Artık bir birinize bakmıyordunuz. Trafik tıkanık olduğundan varamamıştı dolmuş Taksim’e.

Kendi umutsuzluğuna gömüldün sen. Belli belirsiz bir kıskançlık duydun kadına. Yıpranmış giysilerine, kırış kırış olmuş yüzüne rağmen, gözlerinden taşan umudu kıskandın. Aşklarına özen gösterişini, sakıncasızca anlatışını, anılarını beslemesini,… her şeyini kıskandın kadının.

Senin gibi değildi o. Kaybetmelere direniyordu. Alışmıyordu. Kavgasını, aşklarına yaslanarak sürdürüyordu. Sımsıkı bağlıyordu kendini hayata. Umutsuzluğu değil, umudu koyuyordu önüne. Sense, dayatılmış yaşama teslim olmuştun. Onun yüzünden daha kırışıktı senin yüreğin.

Nihayet Taksim’e varmıştınız. Kadın iner inmez, kararlı adımlarla yürümeye başladı. Bir hoşça kal bile demeden uzaklaşıyordu. İçinden izlemek geldi onu ama hemen vazgeçtin. Ona kendi umutsuzluğunu bulaştırmaktan korktun. Aranızda on adım kadar bir mesafe oluşmuştu ki bir kapkaççı, kadının omzundaki çantayı kapıp koşmaya başladı. Kadının çığlığını duyunca sen de kapkaççının peşinden seğirttin. Gümüşsuyu caddesinden aşağıya doğru hızla koşuyordu çocuk. Sen de hemen arkasındaydın. O arada, çocuğun çantadan bir şeyler aldığını gördün. Büyük olasılıkla para çantasını almıştı çocuk. Ve fırlatıp attı çantayı. Bir an karasız kaldın. Yavaşladın ve durdun. Yerdeki çantanın içindekiler saçılmıştı ortalığa. Toplamaya başladın. Rüzgara kapılıp, uçuşmakta olan resim ilişti gözüne. Zor da olsa yakaladın. Biraz çamurlanmıştı resim. Paltonun yeniyle temizledin çamurları. Dayamayıp arkasını çevirdin resmin. Arkasında, matbaa baskısı vardı. El yazısı falan yoktu. Resim Karl Marx’a aitti!

Önce, kadının seni aptal yerine koymuş olduğunu düşündün. Ama anlatırkenki ruh hali geldi aklına. Sonra birden anladın. Kadın düş zenginiydi. Hayata tutunmak için aşklar kurmuştu kendine. Yaşadığı aşksız hayat yıkamamıştı onu. Buna izin vermemişti.

İyice meraklandın sonra. Tekrar elini attın çantanın içine. Bir kimlik kartı buldun bu sefer. Kimlik, Darülaceze tarafından düzenlenmişti!

Kadına duyduğun saygı bir kat daha arttı. Yalanlarla da olsa, üstüne yürüyen yaşama teslim olmamayı beceriyordu.

Çantayı kadına vermek üzere meydana doğru hızlandırdın adımlarını.

Bookmark and Share
mevsimsiz
(c)selah özakın 2009 Tüm hakları gizlidir.
benceajans