Altılı Ganyan

Halide Hanım, bir taraftan ayşekadın fasulyeleri ince ince doğruyor, bir taraftan da içeriye laf yetiştiriyordu. Sesinden öfkeli olduğu değil, bıktığı anlaşılıyordu. Neredeyse her sabah aynı terane yaşanıyordu.
- Bir gün var ya! Pattadak kalıvereceksin olduğun yerde! Hiç dinlemiyorsun kimseyi! Doktorlar neyi ‘Yapma!’ dediyse inadına yapıyorsun! Hayır öldüğüne üzülmem de senden sonraki halimize yanarım! Hayattayken bir şeyini göremedim! Bari usulüne uygun ölsen de sigortadan para alsak ya! Yok! İlla öldükten sonra da çektireceksin bize! Hayattayken çektiğim çile yetmezmiş gibi!... Allasen bırak o sigarayı! Bak sabahki hapların duruyor daha! Saat on iki oldu! Bi şeyler zıkkımlan da iç şunları!
Arif Efendi duymuyordu sanki. Elindeki at yarışı kuponunu doldurmaya öyle bir dalmıştı ki! Büyük bir dikkatle yarış bültenini inceliyordu. Birden, pes sesiyle bastı küfrü.
- Bok oğlu boklar! Hiçbir şeyden anladıkları yok! Bir defa Prensim kum pistte hiç koşmadı bugüne kadar! Sonra jokeyi de değişti! Herif hiç binmedi ki Prensim’e! Ulan bunlara kulak asarsam bir bile tutturmam hayal! Bak bak bak!... Üçüncü koşuda Sarıkız favoriymiş! Yuh ulan! Bu kadar da olmaz artık!
Halide Hanım, boynunu sağ omzuna doğru yatırmış, elinde bir fasulyeyle oturma odasının kapısında dikilmiş, kanıksadığı belli olan bakışlarla süzüyordu Arif Efendi’yi. Arif Efendi konuştukça o, kafasını ‘İflah olmaz bu adam!’ tavrıyla sallıyordu. Önündeki bültene gömülü olduğundan görmüyordu Arif Efendi izlendiğini. Ama görseydi de sürdürürdü zaten bilgece yorumlarını.
Evlendiklerinde öğrenmişti at yarışı tutkunu olduğunu Arif Efendi’nin. Şimdiye kadar da bir kez bile tutturduğuna tanık olmamıştı. Ama atlar konusunda bilgisi derindi. O hiç anlamazdı. Arif Efendi’nin konuşmalarından bu sonuca varmıştı. Bilmeseydi, nasıl bu kadar yorum yapabilirdi ki!
Arif Efendi, yüksek perdeden yorumlarını sürdürürken, ellerini yakarır gibi yukarıya kaldırıp derin bir ‘Ah!...’ çekti ve Mutfağa döndü.
Birden fırladı yerinden Arif Efendi. Gözlerinden kurnazlık okunuyordu. Yarış kuponunu ‘Bu sefer görürsünüz siz!’ der gibi, yukarıya kaldırdığı elinde sallıyordu.
- Ben çıkıyorum Halide! Bi şey lazım mı dışarıdan?
- Bari ilaçlarını iç de git be adam! Diyorum bak! Bi gün yollarda zıbarıp gideceksin de… kimsesizler mezarlığında arayacağız ölünü! Bari kafa kââdını al yanına! Nedir benim çektiğim senden! Ölsem de kurtulsam ya rabbimmm!
Yıllarca aynı teraneyi dinlemiş olduğundan kanıksamıştı artık Arif Efendi bu lafları. Yüzüne, ‘Anlat, anlat! Heyecanlı oluyor!’ gibi bir ifade yükleyerek elini salladı.
Kapıyı usulca kapadığından duymamış olmalıydı ki, söylenmeye devam ediyordu Halide Hanım hâlâ. Kıs kıs güldü Arif Efendi onun dışarıya taşan sesini duyduğunda. Hep yapardı bunu. Artık anlamsız gelmekteydi ona söylenmeleri Halide hanım’ın.
Aslında çekinirdi de Halide Hanım’dan ondan yapardı bu sıvışmaları. Bütün söylenmelerine rağmen, kendisini çok sevdiğini bilirdi. O da çok severdi onu.
Haksız sayılmazdı kızmalarında. Şekeri tavana vuruyordu neredeyse. Kolesterol desen öyle. Bir kalp atışlarında düzensizlik çıkardılar son zamanlarda!
Hiç istemediydi doktora gitmeyi. Neredeyse kolundan çeke çeke götürmüştü Halide Hanım. Doktorlar öyle bir anlattılar ki… sanki yaşıyor olması bir mucizeydi! Arif Efendi’ye göre, doktorların hepsi paragöz olduklarından her şeye bir kulp takıp hastalık üretiyorlardı. Hastaneden çıkışta tam reçeteleri yırtıyordu ki Halide Hanım son anda çekip aldıydı elinden.
Kadıncağıza bir rahat gün yüzü gösterememişti ömrünce. Yine de üstüne titriyordu kendisinin.
Nasıl da güzeldi ilk evlendiklerinde! Ganyan bayiinin önünden her geçişinde, herkes kupon doldurmayı bırakır, camlara yığılırdı. Arkadaşları düğününe geldiklerinde: “Hadi bakalım Arif! Altılıyı tutturdun bu sefer!” diyerek kutlamışlardı onu. Altı tutturmaktı gerçekten ona göre de Halide Hanım.
Çocukları olmadı ne yazık ki. Hiç de araştırmadılar neden olmuyor diye. Çünkü eksikliğin hangisinde olduğunu öğrenmek istemedi ikisi de. Durumu sessizce kabullenip ‘Allahın bileceği bir şey:’ dediler çevreye. Ama Arif Efendi’nin içindeki bu yara, Halide Hanım’da da vardı mutlaka. Son zamanlarda afır tafır etmesinin altında yatan buydu belki de.
Ganyan bayiine vardığında herkes ordaydı. Arif Efendi’nin atlar konusundaki derin bilgisini bildiklerinden, söylediklerini önemsemezmiş görünmelerine rağmen çok önemserlerdi. Zaten Arif Efendi de bu konuda konuşmaktan son derece zevk alırdı. Anlatırdı da anlatırdı. Ama bu sefer durum farklıydı. Tek kelime etmedi. Doğru gişeye gidip kuponu uzattı. Hatta kimse görmesin diye gişe deliğine öyle bir abandı ki arkadaşları kriz geçiriyor sandı.
Hepsi hepsinin her şeyini biliyordu. Bir ömrü beraber geçirmişlerdi. Arif Efendi’nin hangi hapları ne zaman içmesi gerektiğinden tutun da Halide Hanım’dan her gün yediği fırçalara kadar, herkes duruma vakıftı.
Bu yüzden telaşla yanına geldiler.
- Hayırdır?
İyice abandı Arif Efendi gişeye. Kızdı da.
- İşinize baksanıza siz! Yok bi şey! Alalaaaa!
Biraz kırılmış, biraz da ürkmüş olarak masasına döndü herkes. Belki de ilk kez, kuponu yatırır yatırmaz çıktı ganyan bayiinden Arif Efendi. Herkesi atlatmış olduğuna karar verdikten sonra rahat bir gülümseme yayıldı yüzüne. Pantolonunun arka cebinden çıkardığı cüzdanına yerleştirdi kuponu özenle. Cebinin düğmesini de ilikledi. Sağlam yerde olduğuna kendini inandırmak ister gibi, cüzdanını koyduğu cebi tapışladı. Bu sefer turnayı gözünden vuracaktı! Oysa avcılığı hiç sevmezdi ama nedense bu deyiş geldi aklına. Kırları, dağları, nehirleri, ormanları severdi. Oraların dinginliği huzur verirdi ona. En çok da sincapları severdi. Sanki kendileri de az sonra ne yapacaklarını bilmiyormuş gibi, umulmadık dallara sıçrarlardı birden. Çok şaşırırdı Arif Efendi onların bu beklenmedik sıçramalarına. Saygı duyardı hatta.
Eve, çıktığı gibi usulca girdi. Yine sıçrayarak ‘Ay!’ diyecekti Halide Hanım. ‘Allah seni ne yapsın e mi! Korkuttun beni hınzır herif! Bi gün de herkes gibi girsen eve olmaz mı?’ hınzırca güldü Arif Efendi. Ceketini kapı arkasına astı. Pencere kenarındaki sedire kuruldu. Yine arka cebini yokladı. Cüzdan ordaydı. Cüzdanın içinden kuponu çalacak değillerdi ya!
Yarışların başlamasına çok vardı daha. Bu yüzden telaşsızdı. Halide Hanım, belki de ilk kez yerinden hoplamadan içeri girdi. Yüzüne bakmıyormuş gibi yaparak kırgınlığını anlattı.
- Gel bakalım gönlümün sultanı! Gel otur yanıma!
Nazlı bir umursamazlıkla geçip gidiyordu ki uzanıp beline doladı kolunu Arif Efendi. Hemen çözüldü Halide Hanım. Çok seviyordu bu onarma davranışlarını çok!
- Hiç dinlemiyorsun beni! Ben söylüyorum, ben dinliyorum! Gözünde en ufak bir değerim yok diye düşünüyorum bazen!
- Olur mu sebebi hayatım? Senden başka değerim yok ki benim!
- Yalancı!
İkisi birden, aynı anda gülüp sarıldılar birbirlerine.
- Bırak adam!... Fasulye suyunu çekmek üzere! Yemeği yaktıracaksın!
- Yansın kız! Benim sana yandığım kadar yanamaz ya!
Sonra yaşlarından umulmayacak zenginlikte seviştiler.
Yarışların başlamasına daha çok vardı.

Bookmark and Share
mevsimsiz
(c)selah özakın 2009 Tüm hakları gizlidir.
benceajans