Duvarın Öte Yanı
Etrafında olup bitenlere öyle yabancıydı ki! Oysa ne çok önemserdi yaşamayı bir zamanlar. Yaşamak, bütün yanlarıyla yaşamaktı onun için. Olayların yorumunu yapmak, bir adım sonrasıyla ilgili ahkâm kesmek, varsayımlarının doğru çıkıp çıkmayacağını izlemek, doğru çıktığında da “Ben söylememiş miydim size!” demek, en büyük tutuksuydu. Hatta bir gazetede köşe yazarı olmayı çok isterdi o zamanlar. Muazzam bir şey olurdu herhalde bir gazetede yazılarının çıkması. Birçok kere gönderdiydi de yazılarını sonuç alamadıydı. Ödünlemesi de hazırdı bu gibi durumlar için: “Korktular benden!” Yani değerliydi kendisi ama değerini anlayacak yeterlikte değildi hiçbiri. Bir fırsat tanısalardı, hepsinin pabucunu dama atardı. Tabi ki korkarlardı yazılarını yayımlamaya!
İnsanlarla çok kolay bağ kurardı. Ona göre etrafındakiler, gizli kıskançlıkla hayranlık duyarlardı kendisine. Ona göre bu böyleydi ama. Etrafındakileri, bu çapraşık duyguları olduğu önyargısıyla süzer, içten içe dalga geçerdi onlarla. Elbette kıskanacaklardı onu.
Kendiyle barışıktı. Severdi kendini. Hatta gereğinden fazla severdi. İnsanların kıskançlığını anlayışla karşılayacak kadar çok severdi kendini. Çünkü o değerliydi.
Bir yıl önce, kapadı kendini olup bitene. Küskünlük gibi oldu bu kapanışın dış görünümü. Bu bir grevdi aslında. Etrafındakileri cezalandırmış oluyordu böylece. Onları kendinden yoksun bırakmış oluyordu.
Böyle başladı kendini yalıtması. Ama başka sonuçları oldu bu grevin. Uzun uzun kendini yokladı. Aptalca olan onurunu yatırdı masaya önce. Gerçi hiç de aptalca bulmuyordu masalını ilkten.
Yine böyle burunu havada yürüyordu sokaklarda. Güzel bir yağmur yağıyordu. Duygusal bir yağmur… Elleri cebinde, Lenin kasketi gözleri görünmeyecek kadar kaşlarına yakın… yürüyordu. İçinden konuşmalara öyle kaptırmıştı kendini, zaman zaman dudaklarının arasından dökülen seslerin ayırdında değildi. Hatta iç konuşmasına uygun mimikleri görünüyordu dikkatli bakılınca. Pek yapmazdı bunu aslında. Ama kasketinin altında gözlerini, bıyıklarının altında da gülüşünü sakladığını düşündüğünden rahattı. Koyvermişti kendini.
“Tanımadın beni!”
İrkildi birden. Ses yabancı değildi de kimdi bu?
Düş kırklığı yüklediği bakışıyla bir kadın duruyordu karşısında. Adını sormaya utandı. Bütün numaracılığını takınıp:
“Hiç tanımaz mıyım! Ne arıyorsun buralarda? İstanbul’a ne zaman geldin?”
Zarf atmıştı!
Birinci şubede çok karşılaşmıştı bu kavramla. Zarf atmak!...
Bir şeyler kurgulardı polisler kendisiyle ilgili. Kurguyu gerçek kabul edip olaylar uydururlardı. Eğer uydurduklarıyla gerçeğini yakalamışlarsa sorgudakinin süngüsü düşer ve çözülürdü.
Ama karşısındaki kadının gözlerinde, tanınmamış olmaktan kaynaklanan müthiş bir düş kırıklığı okunuyordu. Teslim oldu.
“Kusura bakma. Belleğim zayıftır benim. Anımsayamadım.”
“Demek şimdi de belleğin zayıfladı ha!”
Gözlerine böyle bir düş kırıklığı yükleyen biriyle karşılaşmamıştı daha önce hiç. Hele bir de kendisiyle ilgili olunca karşısındakinin düş kırkılığı, inanılmaz panikledi. Yüzünde seğirmeler oldu bir anlık da olsa. Bön baktı bir süre. Kendini toparladığındaysa beyaz bayrağı dalgalanıyordu çoktan. Teslim olmuştu. Acınacak haldeydi. Kadının gözlerinde, belli belirsiz yanıp sönen kıvılcımları bile görmedi o an.
Oturulacak yeri de seçerek,
“Şuraya oturalım.” dedi kadın.
Oturdular. Kafasını kaldırıp bakamadı gözlerine.
Teslim olmanın koşullarına boyun eğerek bekledi. O başlamalıydı konuşmaya. Yani kendisini yerle bir eden kadın!…
Ona sormadan iki bira söyledi efendisi. Yenilmişti çünkü. Belki de ilk kez oluyordu bu da ondan deneyimsizdi. Yeni savunma barikatları oluşturmak zorunda kalmamıştı hiç daha önce. Karşısındakilerin, ricat hallerinde çektikleri sıkıntıları, alaycı izlemiş ve eğlenmişti şimdiye dek. Deneyimsizdi yenilmek konusunda. Evet! Yenilmişti ve sonrasını yenene bırakmıştı.
Ağzına iki sigara aldı kadın. Yaktıktan sonra, birini onun dudakları aransa iliştirdi.
“Son derece bencilsin! Zaten hep öyleydin! Demek ki yaşadıklarımızın zerre değeri yoktu senin gözünde! Sen çok değerlisin ya! Kimse senden daha iyi değildir öyle mi? Nasıl olsun? Üstün zekâlısın sen! Kim seninle aşık atabilir ki?
Aptal!...
Son derece aptalsın sen aslında!
Biliyor musun? Bunu anlamam için, yıllar sonra seninle karşılaşmam gerekiyormuş! Bir dakika öncesine kadar, sokağımızdan geçerkenki delici bakışlarının altında kıvranmaya devam ediyordum!
Seni uzaktan ilk gördüğümde dizlerim titredi. Bir dükkânın vitrinine dayamasaydım sırtımı, düşebilirdim. Bütün cesaretimi toplayıp yeniden baktım sana.
Sahtesin sen!
Maskelisin!
Acınacak durumdasın!
Çünkü maskeli olduğunun ayırdında değilsin!”
İçtikleri biraların parasını masaya fırlatıp, arkasına bakmadan gitti kadın.
Orada ne kadar oturduğunun farkında olamadı. Masa ve sandalyelerin toparlanma gıcırtılarıyla kendine geldi ve çıktı.
Bu karşılamadan önceki haliyle ilgisi yoktu artık.
Kadını hâlâ anımsayamamıştı aslında. Ama saptamaları oymuştu içini. Kanatmıştı.
Duvarı yıkılmıştı!





