Gördüm Onu

Otobüste insanların yüzlerini izlerim hep. Sıra dışı bir bakış; asimetrik bir kırışıklık yakalamaya çalışırım. Belki de kendimi o bıktırıcı duyarsızlıktan kurtarmanın bir yoluydu bu benim için.

Arka kapının basamaklarında ayakta durmaktaydım. Yorgunluğumu yaslayacak yer aramaktaydım onu gördüğümde. Bir yandan da boşalabilecek bir yer...
Yorgundum evet. Akşamın bu vaktinde otobüstekilerin hangisi yorgun değildi ki! Gençlerin bir kısmı gerçekten uyumakta, bir kısmı da ayaktaki yaşlıları görmemek için uyur numarası yapmaktaydı. Göre göre yer vermemenin vicdani huzursuzluğunu azaltmanın bir yoluydu bu görmemezlikten gelmek.

Yeniyetmelik yaşlarımda otobüsler, bakışlarıma yüklediğim çapkın arayışların bir buluşmaya kapı yoklama yeriydi. Şimdilerin genç kuşakları “Clark çekme” deyişini duymamışlardır. Eskinin Amerikalı jönlerinin başında gelirdi Clark Gable. Bir kaşını kaldırarak baktığı bütün kızların içi erirdi filmlerde. Salt filmlerde kalmazdı bu iç erimeleri. Kenar mahallelerde, beyaz atlı prens hayalini diri tutmaktan başka bir çıkış yolu olmayan bütün genç kızların içi titrerdi o bakışlara. Aynı açmazlarda yetişen bizler de bu düşlerini bilirdik kızların. Bilirdik de ondan bakışlarımıza o adamın bakışlarını yamamaya çabalardık. Kızların yüreğinin derinliklerine, bir otobüste ve uzaktan da olsa, ulaşmaya çalışırdık o bakışı gözlerimize yamayarak. Otobüsler bu deneyim için ideal yerlerdi bizim için.
Sonra oturur bu bakışların kızlar üzerinde bıraktığı etkiyi anlatırdık arkadaşlarımıza.
Artık itiraf etmenin hiçbir sakıncası yok. Anlattıklarımın hiçbiri gerçek değildi. Aslında diğerlerinin anlattıklarının da gerçekle bir ilgisi yoktu galiba. Öyle ya! Benimki ne kadar gerçekse onlarınki de o kadar gerçekti. Mutlaka hepimizin anlattıkları hayal ürünüydü.
Ama salt biz delikanlılar mı anlatırdı bu hayalleri? Aslında kızlar daha çok anlatırlardı. Çünkü onlar gerçek bir prens bekleyişindeydiler. Umarsız bir çevrelenmişlik kıskacında olan onlardı aslında. Bizler de benzeri bir kıskaca alınmışlık yaşamaktaydık. Tabuların acımasız kıskacı!
Cinsel dürtülerin bedenime hükmetmeye başladığı ilk zamanlar ne korkmuştum! Bacaklarımın arasındaki organın beni sancılara boğan zonklamasından ne ürkmüştüm! “Günah” ve “ayıp”tı yaşadıklarım! Mutlak öyle olduğunu düşünürdüm o zamanlar. Öfkelenirdim bedenimin bu isyanına. Kendimi aşağılık bir yaratık olarak görür ve nefret ederdim bu aniden bastıran kendiliğinden büyümelerden.
İşte bu iç kaosta olan ve izlediğimiz o film kahramanlarına öykünen bizler, yabancısı olduğumuz duyguların baskın çıkan dürtülerini yok sayarak biçimsel ve sahte bir arsızlığın palavralarıyla ödünlerdik içimizdeki korkuları. Kızlarsa her gün onlarca Clark Gable ile bakışmış olduklarını kıkırdayarak anlatırlardı birbirlerine.
O zamanların otobüsleri bu romantikliğin tanıksız kurgularının sahte sahneleriydi.
Oysa şimdilerde... bizlerin karabasanlarının birçoğu karabasan olmaktan çoktan çıktı. İletişimin o baş döndürücü hızının sağladığı ortamda cinsellik alenileşti, sıradanlaştı.
Yok! Yanılıyorsunuz. Kıskanmıyorum. Ayıplamıyorum da.
Yollarda öpüşen gençleri gördüğümde:
“Ne iyi!” diyorum kendi kendime. “Bizlerin kör kuyularının ürkütücü bilinmezliğine mahkum değiller. Ne güzel!”
Ama elbette onların da kendilerine göre kör kuyuları ya da sarp tepeleri var başetmeleri gereken.

Belki de bundandı otobüsteki gençlerin umursamaz bir bencilliğe benzer tavırları. Yoksa rahatlarına düşkünlükten değil.

Bakışlarımın erişebildiği yerlerdeki insanları gözden geçiriyordum tek tek.
Ne ilginç! İnsanların neredeyse tümünün yüzünde bir duyarsızlık maskesi vardı. Rahat ve güvenli değildi hiçbiri. İlk bakışta aptal, duyarsız, vurdumduymaz gibi görünen bu insanlarla içten konuşabilecek yakınlıkta olsaydım, açsalardı yürek kapılarını... utanırdım herhalde yüzlerine yamadıkları monotonluğa bakıp onlar hakkında böylesine bir yargıya vardığımdan.

Birden onu gördüm! Belki yaşlı değildi. Olduğundan yaşlı görünüyordu ama. Çünkü gözlerinde genç bir pırıltı belli belirsiz kendini göstermekteydi. Belli belirsiz diyorum çünkü yüzünün bütününe bir vazgeçmişlik hakimdi. Şöylesine bakılınca görülemezdi o pırıltı. Başörtüsünün altından aklaşmış saçları, bir yaşanmışlığın tanığı olarak yer yer göstermekteydi kendini. Yüzündeki çizgiler gözlerindeki hüzne uyumlu bir bütünlük oluşturmaktaydı. Alnını tutunduğu direğe dayamış, dışarıya bakmaktaydı sürekli. Hayır gözlerinde yaş yoktu. Ama ağlıyordu. Gerçekten ağlıyordu! Gözlerimi, sanki Van Gogh’un tablolarından fırlamış gibi duran bu acı ve hüzünden oluşmuş yüzden ayıramıyordum bir türlü. Direğe dayamış olduğu alnını zaman zaman iki yana çeviriyor, hayıflanma ve pişmanlığı simgeleyen bu davranışıyla yüzündeki gizem giderek daha fazla açığa çıkıyordu. Koca otobüste bir tek onda vardı içini gizlemeyen yüz ifadesi. Çok yürekliydi çok! Bana bakmasını delicesine istiyordum o an. Konuşmamıza gerek yoktu. Baksaydı yeterdi. Çünkü o an benim de yüzüme yüklenmişti bütün duygularım. Maskesiz bu yüz, benim de maskemi düşürmüştü.
Bu denli kalabalık olmasaydı öne, yanına yürüyecektim. Göz göze gelmek zorundaydım onunla. Karabasanını paylaşabileceğimi anlatmalıydım ona bakışlarımla.
Birden dudaklarına belli belirsiz bir gülümseme yayıldı. Ama acı yüklüydü bu gülümseme. Gözlerindeki boş ve yitik bakış hiç ama hiç eksilmiyordu.
Akşam iş çıkış saati olduğundan yol tıkalıydı ve otobüs çok ağır ilerliyordu. Şoför, durağı beklemekten sıkılan yolcuların söylenmelerinden bıkmış olacak ki durağa gelmeden kapıyı açtı. Bir viyadükün üzerindeydik. Kadının yüzündeki gülümsemenin yerini bir kararlılık aldı aniden. Önündeki açık kapıdan indi. Şimdi aşağıdaydı. Önce kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı. Sonra sanki yabancısı olduğu bir yerdeymişçesine yoldaki araçlara, araçlardaki insanlara baktı. Yüzündeki gülümseme iyice arttı. Tüm insanlara acıdığını görmemek mümkün değildi gözlerinde. Önce mantosunu çıkardı. Sonra başörtüsünü. Düzgünce katlayıp yere koydu. En sonra da çantasını üstüne koydu.
“Hayır. Hayır! Hayııır!”
Bağırıyordum evet. Çünkü bir ara göz göze gelmiştik. Görmüştü gözlerime yüklenmiş direnme aktarma isteğimi. Bir süre ayırmadı gözlerini benden. Sonra kafasını ‘hayır’ anlamında iki yana salladı. ‘Artık çok geç.’ dediğini gördüm. Duymadım ama gördüm.
Önümdeki kapı kapalıydı. Ve ben o telaş içerisinde akıl edemedim şoförden kapıyı açmasını istemesini! Otobüs hafiften ilerlemeye başladı.
İşte o an bağırdım!
İşte o an kadın son kez gökyüzüne baktı ve kendini viyadükün boşluğuna bıraktı!
Bağırmam üzerine otobüs ani bir frenle durdu! Herkes bana tuhaf tuhaf bakarken açılan kapıdan fırladım dışarıya! Ne olduğunu kimse görmemişti benden başka. Herkes kendi zindanında dolandığından etraftaki yaşam mahkumlarının ayrımında değildi zaten. Benim bağırıp kendimi dışarıya atmamdan, ters bir şeyler olduğunu düşünen birkaç kişi peşim sıra indi. Koşarak kadının atladığı yere geldim. Aşağıya baktım. Aşağıdaki yoldan geçen yayalar kaldırıma düşmüş kadının başına toplanmaya başlamıştı.
Herkesin dikkati aşağıya yoğunlaşmışken kadının çantasını alıp açtım. Kimliğindeki hayat dolu fotoğrafına, gözlerimden kendiliğinden akan yaşları silerek baktım uzun uzun. Sonra hemen altında, dörde katlanmış bir kağıda ilişti gözüm. Açtım. Resmi bir yazıydı. Tarihi bugünü göstermekteydi. Hızla okudum.
‘İhtiyaç fazlası kadro.... işinize son verilmiştir.’

Selah
02 06 2004
Bakırköy İstanbul

Bookmark and Share
mevsimsiz
(c)selah özakın 2009 Tüm hakları gizlidir.
benceajans