Kunduracı Vasıf

Kunduracı Vasıf
 

Sizin hiç anne veya babanızdan çok sevdiğiniz biri olmadı mı? Benim oldu!

Üstelik ne aşk vardı bu sevginin harcında... ne de cinsellik. Salt emek.
Kunduracı Vasıf Amca....
Her parmağında kösele kesmekten oluşmuş çatlaklar. Dokunmaktan, çatlakların hoyratlığı yüreğindeki sevgiyi gölgeler diye belki de, korkardı. Ama yüreğine dokunurdu bütün çocukların! Belki biz çocuklar, onun mülayimliğinden bu sonuca varırdık. Ensesine şaplak indirenlerimiz bile vardı! Güleçliğinden hiç ödün vermezdi buna rağmen.
Ne kim olduğunu bilirdik... ne de önemserdik kim olup olmadığını. Oyun alanımıza hükmeden sokağın asayiş noktasındaydı dükkanı. Üç sokağın kesiştiği, meydana demeyeyim ama sokakların oluşturduğu geometrinin postulatına nazır bir yerdeydi. Hem kapı hem de pencere olan aralıktan, içinde bulunduğu loşluğa isyanının simgesi gibi duran delikten süzerdi bizleri. Elindeki kunduranın pençesine attığı her iki dikişte bir ara verir... bizlere bakar... derin bir iç çekişle kafasını iki yana sallar... sonra iki dikiş daha atardı.
Ta ki biz... yorgunluktan ya da aslında Vasıf Amca’nın bakışlarındaki sevgiye acıkmamızdan... dükkanının önüne; sanki orada bir çekim merkezi varmış gibi hep birlikte üşüşeceğimiz ana kadar... devam ederdi işine.

O pencere-kapı aralığının önünde, artan bir kalabalık olarak birikirdik. Hepimizin dikkati Vasıf’ın ellerinde toplanırdı önce. Onun hata yapmasını beklerdik sabırla. İlk hatasında mırıltılar yükselirdi aramızdan. Hemen başlamazdık konuşmaya. Hatta aramızdaki diyaloga, "konuşma" da denemezdi. Çocuk acımasızlığının açık yürekli saldırganlığıyla kunduranın köselesine attığı dikişleri inceler ve her nedense ilk fırsatta olumsuz yargılarımızı sadistçe dile getirirdik.
"Dikişin bu aralığı daha büyük!"
"Vasıf!”

Bir büyüğe seslenirken kullanmamız öğütlenmiş deyişlerden birini kullanmak aklımızın köşesinden bile geçmezdi O'na seslenirken!

“Bu pabuç hemen yırtılır be! Olmamış!"
Sanki bu tavrın tiryakisiydi Kunduracı Vasıf. Derinliklerinden gelen gevrek bir gülmeyle geriye yaslanır (Hasırdan örülmüş, küçücük, tuhaf bir iskemlesi vardı.), elindeki işi yere bırakır, inanılmaz bir aceleyle ciddi biri olur ve kızmış ya da alınıp gücenmiş gibi:

"Annamadan, bilmeden konuşursunuz! Siz mi kunduracısınız ben mi? Bu var ya bu! Sizi bile eskitir!"
Hep böyle basardı damarımıza. Ne yaptığını bilen adamdı Kunduracı Vasıf. Bizim ne yapacağımızı da... Onun  önceden istiflediği kösele parçalarına yumulur, yerini ezberlediğimiz kösele iğnelerini kapıp ona kundura onarma dersi vermeye başlardık. Her kafadan bir ses ... İkide bir birimizden, ele batan iğnenin acısının çığlığı yükselirdi.
O güne kadar ne ben ne de başkası bu törensellik sırasında Kunduracı’nın yüzüne bakmadık hiç. Bırakın yüzüne bakmayı... elimizdeki kösele ve iğneden başka bir şeye bile bakmazdık.

Niye bakalım ki? O da bizlerden biriydi bize göre. Bu duyguyu bizlere nasıl verdi hiç bilmem! Sanki O'nun dükkanı bizlerin, bayram yerindeki "atlı karınca”mızdı. Atlı karıncaya binerkenki ciddiyeti, o küçücük ve salaş dükkanda, neredeyse her gün yaşıyorduk. Atlı karıncada şalter indirildiğinde, ineceğiniz zamanın inanılmaz bir hızla yaklaştığını ve tadına varamadığınız ve asla varamayacağınız "saf mutluluğun" sonunun geldiğini anlar ve kederlenirsiniz.

Kunduracı Vasıf bu törenselliğe, bir  sonsuzluk katmayı becerirdi her nasılsa.

 “Bak sen bak! İğneyi dik tutmasam, deliği yandan açsam... Kim bilir ne dersin bana? İki yandan be! İki yandan çek!”
Bunlar Kunduracı Vasıf’ın bizleri çileden çıkaran sözleriydi. Çileden çıkarırken en iyisini yapmak için de inanılmaz bir dürtü olmaktaydı bu sözler!

İğne köseleyi sıyırıp neredeyse kemiğime dayandı birden! Kanayan parmağımı ağzıma alıp sanki acımı hafifletirmiş gibi kafamı iki yana sallayarak inledim. Kunduracı Vasıf’la göz göze geldim o an! Yüzüne...
geleceğe kattığı değerin gururu oturmuş... öylece izlemekteydi bizleri.
Ben o bakışı bir tek Kunduracı Vasıf’ta gördüm! Hepimiz onun hazırladığı törendeydik.

Ve O tanrısal bir amacın başarılı uygulayıcısı!

Öldüğünde, üniversiteyi bitirmek üzereydim. O dükkanda... ellerimize batan iğnelere rağmen yaşadığımız mutluluğu paylaştığımız arkadaşlarımdan biri, Kunduracı Vasıf’ın yanına çırak olarak girmişti. O
haber vermişti hepimize.
Kunduracı Vasıf’ı gömdükten sonra bizleri dükkanına çay içmeye çağırdı. Çayı yudumlamaya yeni başlamıştık ki dükkanın önüne çocuklar yanaşmaya başladı. Arkadaşım, tıpkı Kunduracı Vasıf gibi, kurnaz bir gülümsemeyle çocuklara baktı!
Anlaşılan... kunduracı Vasıf olma yürekliliğini içimizde bir tek o göstermişti!

Bookmark and Share
mevsimsiz
(c)selah özakın 2009 Tüm hakları gizlidir.
benceajans