Bir yılbaşı öyküsü

Ne hüzünlü bir gündü.
Yelo ve Büyük Abla, teyzelerine gitmişlerdi. Daha doğrusu onlar hepsini davet etmişti ama annesi, babasının, oteldeki işinin sabahleyin biteceğini, geldiği zaman evde kimsenin olmamasının doğru olmayacağını söylemiş, bu yüzden kızların gitmesine izin vermişti. Abileri de lise arkadaşlarıyla birlikte olmayı istemiş, annesi, ona da gitmesi için izin vermişti. Öyle ya! Çocuklar en azından yılbaşında, hoşça vakit geçireceklerdi. Bir tek Selo’yu yanında alıkoymuştu. Belki de sırf can yoldaşı olsun diye kendisine. Mahallede, yılbaşı için hazırlık yapıldığı söylentileri olmasaydı, belki Selo pek fazla dert edinmeyecekti. Ama mahallenin tüm çocukları, annelerinin yılbaşı için hazırlık yaptığından; tombalanın, fırdöndünün, yemeklerin, meyvelerin hazırlığından söz ediyor ve Selo’ya bu, “farklı bir gün olduğu; kutlanacak bir gün olduğu”nu düşündürüyordu. Evlerinde ise hiçbir hazırlık yoktu. Annesi yemek yapmaktaydı. Her zaman, ne pişirdiğini merak eden Selo, bu sefer hiç ilgilenmemişti. Selo sessizce, sokağı gören pencerenin kenarına oturmuş, ellerini yanaklarına koymuş, öylece, sessizce duruyordu. annesine bu konuda tek laf etmedi. Onu, şımarık çocuklar gibi, “Neden biz de yılbaşına hazırlık yapmıyoruz?” diyerek, onu bir kat daha üzmek istemiyordu. Zaten o da olabildiğince konudan uzak, havadan sudan konuşuyor ve Selo’nun dikkatini başka şeylere çekmeye çalışıyordu. Çünkü zaten Selo’nun yüzünden hüznü okunuyordu. Hatta en sonunda: “Amaaan Selo! bugün de diğerlerinden farklı değil. Biz de ana oğul oturur radyo dinleriz. Hem bak, en sevdiğin bademli pilav yaptım. Onu yer, otururuz.” dedi.
Bu elbette Selo’yu tatmin etmedi. Ama hiç sesini çıkarmadı. Annesini üzmek istemediğinden. Yoksa kabullendiğinden değil. Zaten yüz ifadesindeki hüzün, olduğu gibi duruyordu.

Akşam oldu. Hava karardı. Ortalıktan el ayak çekildi. Komşulardan eğlence sesleri gelmekteydi. Bu Selo’yu daha da etkiledi. Sessiz olan ev bir kendilerininki, bir de kaptan kocasının terk etmiş olduğu h
Huriye ablalarınkiydi. Huriye abla da kızı Nurten’le oturmuş, benzeri bir hüzün yaşıyordu mutlaka. Nurten abla, mahallenin en güzel kızıydı. Etrafında dolaşan çok delikanlı vardı. Ama o, hiçbirine yüz vermezdi. Annesiyle konuşurken duymuştu. Buradakilerden biriyle evlenip bu mahallede ömür tüketmek istemediğini söylemişti. Onun hayali, kendisini bu mahalleden çekip çıkaracak, rahat bir yaşama kavuşturacak, fabrika köşelerinde çalıştırmayacak biriydi. Bu yüzden yaşı, neredeyse “evde kalma” yaşına yaklaşıyordu. Annesine daha sonra bunun anlamını sormuştu Selo. Ne demekti evde kalmak? Herkes bir evde kalmıyor muydu? Annesi kısaca anlattı. Ömür boyu evlenememek, bir koca bulamamak! Bu genç kızlar için çok önemliymiş. Bu yüzden mahallenin bir çok kızı, ilk isteyenle evlenip kendi gecekondusunu yapıveriyor ve yeni bir ev oluyordu. Oysa Nurten abla, gecikmişti. İsteyenleri de geri çevirmişti. Zaten artık kimse de istemez olmuş, o da bunu sessizce kabullenmişti. Ta ki hayalindeki gibi biri çıkana kadar beklemeye kararlıydı.
İşte bir de onların evden yılbaşı şamataları yükselmiyordu.
Aslında normal günlerde çoktan yatmış olan Selo, radyonun karşısına oturmuş, yılbaşı “özel programını” dinliyordu. Yüzünde en ufak mutluluk, eğlendiğine dair bir ifade yoktu. Öylece ellerini yanaklarına koymuş dinliyordu. Annesi, zoraki olduğu çok belli olan kahkahalar atarak Selo’nun hüznünü dağıtmaya çalışıyordu. Ama boşuna! Selo, öylece oturmuş, ağzından tek sözcük çıkmadan dinleme pozisyonunu bozmadan oturuyordu. Bademli pilavı, ana-oğul oturmuş sessizce yemişlerdi. Radyo ve çevreden gelen eğlence seslerini dinlemekten başka yapacak işleri yoktu. Komşuların bir sürüsü onları da davet etmiş, ama Selo’nun annesi, türlü bahaneler uydurarak gelemeyeceklerini söylemişti. Öyle ya! Gitseler, en azından kendilerinin de bir şeyler götürmeleri veya oynanan tombalaya, fırdöndüye katılmaları gerekecekti. Bu da fazladan para harcamak demekti. Zaten zar zor boğazlarına yetiriyorlardı paralarını.
Sahi, fırdöndüyü duymuş muydunuz? Nasıl bir oyun olduğunu biliyor musunuz? Ucu sivri üstten tutulacak yeri olan ve çevrilen bir tür köşeli topaç. Dönmesi bittiğinde üstte kalan yüzünde ne yazıyorsa, çeviren onu yapmak zorundaydı. Bir koy, bir al, iki koy, iki al, veee en güzeli de hepsini al! Ortada biriken beş kuruşlar bazen artar bazen azalır, bazen de biri tarafından silinip süprülürdü. İşte böyle bir oyundu.
Selo, çevreden gelen seslere öylesine kaptırmıştı ki kendini, “Tombala!” veya “Hepsini al!” çığlıkları kulaklarını tırmalayıp duruyordu. Radyoyu bile duyduğu yoktu doğru dürüst.

Birden kapı çalındı! Bu saatte, babasının gelmiş olması olası değildi! Kimdi acaba? Selo koşarak kapıyı açtı! Celal Amca! Babasının küçük kardeşi! Ecza deposunda, pazarlama şefi olarak çalışan ve o zamanlar bekar olan amcası! Şişmanca, kısa sayılacak boyda, saçları, nedeyse tamamen dökülmüş, yüzünde şark çıbanı izleri olan ve Selo’nun annesine “abla” diyen altın kalpli biriydi. Şimdi kimsenin yüzünde benzeri izler yok. Selo’nun bile alnında, saçlarının altına gelen yerde var “şark çıbanı”. O zamanlar, güneydoğuda, bir sinek varmış. Isırdığ yer, bir süre sonra kabarır yara olurmuş. Yara iyileştiğinde de insanların yüzünde derin ve asla geçmeyen bir iz bırakırmış. İşte şark çıbanı böyle bir şey.
Abla diyordu. Çünkü annem, çocukluğundan beri bakmış ona. Yani bir anne gibi. O gelmişti! Hem de meyve, çerez dolu iki fileyle!
Selo, nedendir bilinmez, öylesine ağlamaya başladı ki! sanırsınız bir yerlerini incitmişler!
Hayır! Selo, daha öncesinde, içinde birikmiş incinmişlikten ağlıyordu.
Celal Amca’nın gelişi, içine gömdüğü hüznün dışa vurumuydu!
“Ayşabla! Nurtenleri de çağırsan gelirler mi?” amcasının Nurten’i beğendiğini bilen annesi, amcasının geldiğini, bir engelleri yoksa kendilerinin de gelmelerini söylemesi için Selo’yu gönderdi. Nurten abla, yüzüne yansıyan ve gözlerini parlatan bir mutlulukla, annesine bile danışmadan “Olur, geliriz!” deyiverdi. Galiba Celal amcamı, onu bu mahalleden kurtarabilecek biri olarak görmekteydi. Güleçti, neşeliydi amcam. Yakışıklı, aşık olunacak biri değildi. Ama mutlaka eşine iyi bir yaşam sunabilirdi. Bu yüzden olsa gerek, mahallenin en güzeli Nurten, amcama hayran gibi görünüyordu.
Geldiler. Fileler boşaltıldı. Neler yoktu ki içinde! Muz bile vardı! Antep fıstığı, ve Celal amcanın kendisi için aldığı bir ufak rakı! Hatta Nurten abla da bir kadeh içmişti. Evlerinde neşeli bir gece yaşanmaya başlamıştı böylece.

Daha sonra ne olduğunu bilemezsiniz.
Asla bilemezsiniz!
Selo, oturduğu yerde mutlu bir yüzle uyuyakaldı! Ara sıra, “kendi evlerinde!” yükselen kahkaha sesleriyle uyanıyor, tekrar uyuyordu. Evlerindeki neşeli sesler, mahallenin diğer evlerinden gelenleri bastırıyordu.
Annesi yavaşça Selo’yu yatağına yatırmak için kaldırmayı denedi. Selo inatla kımıldamadı yerinden. Orda olmak istiyordu. Annesi de bir yorgan getirip örttü üzerine.
Selo’nun amcasını yıllar sonra tanıdım. Sülaleden, zengin bir ailenin sevimsiz ve yaşı geçmiş bir kızıyla evlendirmişlerdi. Bir çocukları oldu. Ve bebekken kalbi delik doğduğu için öldü.
Selo’nun Celal amcası, çok mutsuz ve bezgin görünüyordu.

Nurten ise kayıplara karıştı. Çok sonraları “kötü yola” düştüğü haberleri yayıldı mahallede.

Bookmark and Share
mevsimsiz
(c)selah özakın 2009 Tüm hakları gizlidir.
benceajans