Öğrenmeyi seven Selo
Ne çok konuşuyordu şu teyze. Selo, okulda öğrenmişti oysa. Kalabalıkta yüksek sesle konuşulmazdı. Otobüsteki herkes de ister istemez teyzeyi dinliyordu. Okul bitiş zamanı, genellikle iş çıkış saatine denk geldiği için fabrikalarda çalışanlar ve öğrencilerle doluydu otobüs. Öylesine yüksek sesle konuşuyordu ki yanındaki kadınla! Duymamak için sağır olmak gerekirdi. Zaten otobüstekilerin çoğu, kendi aralarındaki konuşmayı kesmiş, ikisini dinlemeye başlamıştı. Elbette Selo da.
“Kardeş, ustabaşına kaç kez söyledim. Makine hep iplik koparıyor, diye. Ama her seferinde odasına çağırıp bağırıp çağırdı. Ağzı da leş gibi kokuyordu. Sonra ben de söylemekten vaz geçtim artık.”
“Kardeş, adamın derdi başka! Azcık sırnaşsan, hemen değişir senin makine.”
“Ayol bizimki duyarsa kıyamet kopar. Hem ben sevmem öle şeyleri.”
Böylesi daha mı iyi? Her seferinde uğraşıp duryorsun. Akşama kadar çalış, çalış! Topu topu on parça üretiyorsun. Hafta sonu geldi miydi aldığın haftalık benimkinin yarısı nerdeyse.”
“Ne yani. Sen ne demek istiyorsun?”
“Ayol hatırlasana! Geçen ay, aynı makine bendeydi!”
“Dooru kııız! Bak hiç aklıma gelemişti bu. Yarın görür o itoğlu it!
“İşini bilcen kızım!”
“Ben yarın ona gösteririm gününü!”
“Kız bi delilik falan yapayım deme!”
“Görür o yarın Deli Melahat’ı!”
“Ayol kızım, sana da bi şey anlatmaya gelmiyo! “
“Açtırma şimdi benim bayramlık aazımı! Hep sen ve senin gibiler yüzünde şımarıyo bu tip adamlar! Bi makine değiştirmek için, nerdeyse adamın altına yatacaksınız! Belki de yattın!”
Selo korkmaya başlamıştı. Çünkü ses tonları kavga etmek üzere olduklarını gösteriyordu. Tılım tıklım otobüste, bulunduğu yerden kapıya doğru yürümeye ve biraz oradan uzakta olmaya çabalıyordu. Hem zaten ineceği durağa da az kalmıştı. Otobüsteki erkekler, kendi aralarında gülüşüyor ve o iki kadına bakıyorlardı. Arkadan bir ses yükseldi:
“ Usta! Helal olsun sana!”
“Ulan bi usta olamadık be!”
Neredeyse bütün otobüs kahkahayı koyverdi. Selo, bunda gülünecek ne olduğunu anlamadı. Usta ne yapmıştı ki?
Otobüs durunca Selo kendini zor attı dışarıya. Tekrar hareket etti otobüs. Pencereden iki kadının, söylenenlere aldırmadan, hala kavgaya devam ettiklerini gördü.
Koşarcasına eve girdi.
“Anne!”
“Hoş geldin Selo. bu ne hal böyle? Nefes nefese kalmışsın! Üstelik tere batmışsın! Kaç kez sana, ‘Koşmadan gel.’ dedim ben? Çıkar önce şu önlüğünü bakayım! Sonra da terlilerini...”
Selo duymuyordu annesini sanki. Konuşacaktı. Ama gerçekten nefes nefeseydi ve bu yüzden bir türlü konuşamıyordu. Annesi anladı Selo’nun yine bir şeyler soracağını. Çünkü her okuldan dönüşünde, mutlaka yeni duyduğu bir sözcüğü sorar veya olan bir olayı anlatırdı. Annesi de sabırla Selo’nun sorusunu yanıtlar ya da anlattığı olayı dinlediğini, ‘Hııı! Yaaa!’ gibi sözcüklerle belirtirdi.
“Ne oldu yine?”
Selo’nun soluğu giderek normale dönüyordu. Derin bir soluk alıp dengeledi nefesini:
“Altına yatmak, ne demek?”
Annesi irkildi birden! Ama Selo hiç farkında değildi. Hızla otobüsteki olayı anlatmaya başladı. Annesi, Selo anlattıkça renkten renge giriyor, ne diyeceğine, nasıl davranması gerektiğine karar vermeye çalışıyordu. Biliyordu ki Solu’yu susturmaya kalksa, bir daha hiçbir şey anlatmazdı. Oysa çevrede olan olayları anlatması, yeni duyduğu sözcüklerin anlamını sorup öğrenmesi, Selo’nun hayatı öğrenmesine yarıyordu. Ama doğrusu bu kadarını da beklemiyordu! Bu nedenle konuyu başka yöne çekmeye; anlattığı olayın bu ayrıntısını, en azından şimdilik unutturmaya çalışıyor ve bu nedenle: ‘Hııı! Yaaa!’ gibi, dinediğini vurgulayıcı ve anlatmasını sürdürmesini sağlayıcı sesler çıkarmıyordu. Ama Selo hiç oralı değildi.
Sonunda Selo bitirdi ve tekrar sordu:
“Ne demek istedi o teyze? Bunda ne gülecek var ki?”
İşte bu, annesinin can kurtaran gibi sarıldığı bir yanlıştı!
“Selo, bak önce şu sorunun üzerinde duralım: ‘Bunda ne gülecek var’ denmez ki!”
“Ya ne denir?”
“Bunda gülecek ne var? denir.”
“Neden?”
“ ‘Ne var’ı ayırmaman gerek de ondan.”
“Peki yiyecek ne var?”
Rahat bir nefes aldı annesi. En azından şimdilik. Ama doğrusu Selo büyüdükçe cinsellik konusunda ona, neyi nasıl anlatması gerektiğini de bilmiyordu. Evdeki tabuların başında, cinsellik geliyordu. Hiç konuşulamazdı üzerinde! Ama hiç!
Zaten kendisi de bu konuda doğru dürüst bir şey bilmiyordu ki konuşsun!





